- Tarih
- 4/7/21
- Mesaj
- 209
- Yaş
- 32
Varoluşçuluk, on dokuzuncu ve yirminci yüzyılların en güçlü felsefi akımlarından biridir. Basit bir felsefe dalı olmanın ötesinde, çoğu zaman kayıtsız ve hatta absürt olarak algılanan bir dünyada insanın durumunu, özgürlüğünü ve seçimlerini derinlemesine araştırır.
Modern insanın pek çok gelenekten kopuşu onları kendi anlamlarını arama itmiştir. Belki de bu sebeple varoluşçuluk günümüz insanın sorularına ve yaşamlarına daha fazla hitap ediyor. Doğal olarak da daha bilinen bir akım haline geliyor. Varoluşçu filozoflar daha fazla okunuyor ve tartışılıyor. Bireyselliğin yaygınlaşması da belki bu görüşler paralel gitmektedir. Artık yaşam tarzımız da bu bireysel temaya uygun hale geldi.
Danimarkalı filozof Kierkegaard, genellikle “varoluşçuluğun babası” olarak isimlendirilir. O, öznelliği, inancı ve bireyin yaşam seçimlerine olan tutkulu bağlılığını savunulmuştur. Alman filozof Nietzsche, önceden belirlenmiş bir anlamın olmadığı bir dünyada yaşamanın sonuçlarını irdelemiştir. Her iki filozofta de daha sonraki varoluşçu konuların temelini atmışlardır: bireyselliğin önemi, seçimin kaçınılmazlığı ve özgün bir şekilde yaşamanın zorluğu.
İki Dünya Savaşı'nın yol açtığı yıkım bir anlamda, varoluşçuluğun Fransa'da gelişmesini sağlamıştı. Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir ve Albert Camus gibi en önde gelen temsilcileri burada ortaya çıkmıştır. Bu düşünürlerin verdikleri eserler yabancılaşma, ahlaki belirsizlik ve “Nasıl yaşamalıyım?” gibi sürekli sorularla boğuşan modern çağ insanını temsil eder. Teolojinin önem kaybettiği şüpheciliğin yükselişte olduğu yıllarda bu akımın yaygınlaşması bir anlamda kaçınılmazdır. Bu yüzden de varoluşçuluk modern yaşamın köşe taşlarından biri olarak yerini almıştır. Günümüzde entelektüel dünyada etkileri devam etmektedir.
• Varoluş özden önce gelir: Bu deyiş Sartre tarafından popülerleştirilmiştir. İnsanların önceden belirlenmiş bir gaye veya doğayla doğmadıkları anlamına gelir. Bunun yerine, bireyler seçimler ve eylemler yoluyla kendi anlamlarını bulamalıdır. Bu düşünce insana çok büyük bir sorumluluk yükler. Öte yandan karamsar bir görüş de denilebilir. Dini inancın aksine insana olumlu ya da kutsal bir anlam vermez.
• Özgürlük ve sorumluluk: Varoluşçular radikal özgürlüğü savunurlar. Velhasıl insanlar kendi bağlamları ve sınırlamaları dahilinde kendi yaşamlarını şekillendirmekten sorumludur. Bu özgürlükle birlikte, Sartre'ın "özgür olmaya mahkûm" olarak tanımladığı bir kavram olan sorumluluğun ağırlığı da gelir. Diğer bir deyişle iyi ve kötü tamamen insanın seçimidir. Kaderci anlayıştan radikal bir kopuşu simgeler.
• Kaygı ve absürtlük: İnsan harici mana kaynakları olmadan, bireyler genellikle kaygı, umutsuzluk veya absürtlük duygusuyla karşı karşıya kalırlar. Albert Camus, evren nihai cevaplar sunmasa bile, mücadelenin kendisinde değer bulan "absürt kahramanı" Sisifos Efsanesi'nde anlatır.
• Özgünlük: Varoluşçular, toplumsal kurallara veya başkalarının beklentilerine pasif bir şekilde uymak yerine, kişinin kendi seçtiği değerlere uygun hareket etmesini ve varoluşunun ilkelerini kabul etmesini savunur. İnsan onlara göre özgün bir şekilde yaşamalı ve kendi amacını bulmalıdır.
• Yabancılaşma: Birçok varoluşçu eser, toplumdan, diğer insanlardan ve hatta kendinden yabancılaşma temasını işlerler. Bu inziva bir yalnızlık olarak değil, karmaşık bir dünyada insan zihninin temel bir yönü olarak görülür.
Varoluşçuluğun Başlıca Düşünürleri
• Søren Kierkegaard (1813-1855): Kişisel seçimin, inancın ve inanç veya bağlılığa "geçişin" önemini vurguladı. Bireyin özgün yaşamını, sürekli bir kendini keşfetme süreci olarak savundu.
• Friedrich Nietzsche (1844-1900): Geleneksel ahlak ve dini eleştirdi. Bireyleri "üstinsan" (Übermensch) olmaya ve nesnel anlamın olmadığı bir dünyada kendi değerlerini ortaya koymaya teşvik etti.
• Jean-Paul Sartre (1905–1980): Muhtemelen en ünlü varoluşçu olan Sartre, özgürlük, kötü niyet, kendini kandırma ve özgünlük gibi konulara üzerine kapsamlı yazılar yazmıştır. "Çıkış Yok" adlı oyunu ve "Varlık ve Hiçlik" adlı felsefi incelemesi klasik kabul edilen varoluşçu metinlerdir.
• Simone de Beauvoir (1908–1986): Varoluşsal temaları cinsiyet, baskı ve özgürlük bağlamında ele alarak işlemiştir. "İkinci Cins" adlı eseri büyük etki uyandırmıştır. Günümüzde bile feminist felsefede önemini korumaktadır.
• Albert Camus (1913–1960): Absürt olana ve insanın anlam arayışına odaklanmıştır. "Yabancı" ve "Sisifos Söyleni"nde, en önemli eserleridir.
. • Martin Heidegger (1889–1976): Tartışmalı bir figür olan Heidegger, “otantik” ve “otantik olmayan” varoluş arasında ayrım yapmıştır. Ünlü eseri “Varlık ve Zaman” adlı kitabında “varlığın” anlamını sorgulamıştır..
Edebiyatta, Dostoyevski'nin romanları -özellikle "Yeraltından Notlar" ve "Karamazov Kardeşler"- özgürlük, suçluluk ve kurtuluş gibi varoluşçu kaygıları irdeler. Sartre ve Camus, varoluşsal ikilemleri hayata geçirmek için kurgu ve dramayı kullanan başarılı romancılar ve oyun yazarlarıydı.
Samuel Beckett'in "Godot'yu Beklerken" adlı eserinde Absürt Tiyatro, amaçsızlık, tekrar ve anlam bulma mücadelesi gibi varoluşsal temaları ele alır. Sinemada ise Ingmar Bergman ve Michelangelo Antonioni gibi yönetmenler, yalnızlık, ölümlülük ve varoluşsal korkuyla boğuşan eserler yazmışlardır.
Bu yönelim her zaman kolay değildir. Varoluşsal "sıçrama" rahatsızlık, kaygı ve hatta umutsuzluğa yol açabilir. Ancak varoluşçular, insanın özgürlüğünü tam da hayatın belirsizlikleri, muğlaklıkları ve çelişkileriyle yüzleşmede bulduğunu savunurlar. Varoluşun sorumluluklarını benimseyerek bireyler, benzersiz, anlamlı ve canlı hayatlar yaşayabilirler.
Varoluşçuluk, içgörüleriyle övülse de sert eleştirilere de maruz kalmıştır. Bazıları onu karamsarlık veya nihilizmle suçlarlar. Diğerleri ise bireyselliğe odaklanmasının olumsuz yanlarından bahsetmişlerdir. Radikal bireysellik modern dünyada negatif etkilere de sebep oluşturmuştur. Varoluşçu düşüncedeki bireyselliğin topluluk ve kolektif sorumluluğun önemini gölgede bırakabileceğini savunmuştur.
Kuvvetle muhtemel varoluşçuluğun etkisi düşüncel dünyada etkili olmaya devam etmektedir. Soruları her daim geçerliliğini korumaktadır: Özgür olmak ne anlama gelir? Hayat nasıl mana kazanır? Benzersiz bir şekilde nasıl yaşanır? Şüphecilik ve hızlı değişim çağında varoluşçuluk, insanlara hitap ediyor. İnsanın amacı, etik kavramı ve varoluşla kendi şartlarında yüzleşme cesareti günümüzünse popüler konularındandır.
Bazıları varoluşçuluğu, farkındalık ve eyleme bir çağrı olarak görür. Bireyleri pasif bir uyumdan uyanmaya çağırır. Özgürlüklerini kendi başlarına tanımaya ve anlamlı bir yaşamı deneyimleri ile bulmalarını ister. Bir nevi insana daha üst bir görev yükler. Hem felsefede hem edebiyatta hem de sanatta, varoluşçuluk canlı bir gelenek olarak varlığını sürdürmektedir.
Modern insanın pek çok gelenekten kopuşu onları kendi anlamlarını arama itmiştir. Belki de bu sebeple varoluşçuluk günümüz insanın sorularına ve yaşamlarına daha fazla hitap ediyor. Doğal olarak da daha bilinen bir akım haline geliyor. Varoluşçu filozoflar daha fazla okunuyor ve tartışılıyor. Bireyselliğin yaygınlaşması da belki bu görüşler paralel gitmektedir. Artık yaşam tarzımız da bu bireysel temaya uygun hale geldi.
Kökenleri ve Temel İlkeleri
İnsanların varoluş amacını aramasını yeni değildir. Çok eskilere dayanır. Ancak varoluşçuluğun felsefi tohumları 19. yüzyılda atılmıştır. Yine de, bu felsefe terimi 20. yüzyıla kadar yaygın olarak kullanılmamıştır. Bu akım genel olarak birden fazla düşünürle ilişkilendirilir. Yine de kökleri Søren Kierkegaard ve Friedrich Nietzsche gibi filozoflara dayandırılır.Danimarkalı filozof Kierkegaard, genellikle “varoluşçuluğun babası” olarak isimlendirilir. O, öznelliği, inancı ve bireyin yaşam seçimlerine olan tutkulu bağlılığını savunulmuştur. Alman filozof Nietzsche, önceden belirlenmiş bir anlamın olmadığı bir dünyada yaşamanın sonuçlarını irdelemiştir. Her iki filozofta de daha sonraki varoluşçu konuların temelini atmışlardır: bireyselliğin önemi, seçimin kaçınılmazlığı ve özgün bir şekilde yaşamanın zorluğu.
İki Dünya Savaşı'nın yol açtığı yıkım bir anlamda, varoluşçuluğun Fransa'da gelişmesini sağlamıştı. Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir ve Albert Camus gibi en önde gelen temsilcileri burada ortaya çıkmıştır. Bu düşünürlerin verdikleri eserler yabancılaşma, ahlaki belirsizlik ve “Nasıl yaşamalıyım?” gibi sürekli sorularla boğuşan modern çağ insanını temsil eder. Teolojinin önem kaybettiği şüpheciliğin yükselişte olduğu yıllarda bu akımın yaygınlaşması bir anlamda kaçınılmazdır. Bu yüzden de varoluşçuluk modern yaşamın köşe taşlarından biri olarak yerini almıştır. Günümüzde entelektüel dünyada etkileri devam etmektedir.
Varoluşçuluğun Temelleri
Özünde varoluşçuluk, ruhani ya da içsel manadan yoksun bir dünyada bilinçli ve özgür bir varlık olarak var olma deneyimini sorgular. Bu felsefi konuyu tanımlayan birkaç temel fikir vardır:• Varoluş özden önce gelir: Bu deyiş Sartre tarafından popülerleştirilmiştir. İnsanların önceden belirlenmiş bir gaye veya doğayla doğmadıkları anlamına gelir. Bunun yerine, bireyler seçimler ve eylemler yoluyla kendi anlamlarını bulamalıdır. Bu düşünce insana çok büyük bir sorumluluk yükler. Öte yandan karamsar bir görüş de denilebilir. Dini inancın aksine insana olumlu ya da kutsal bir anlam vermez.
• Özgürlük ve sorumluluk: Varoluşçular radikal özgürlüğü savunurlar. Velhasıl insanlar kendi bağlamları ve sınırlamaları dahilinde kendi yaşamlarını şekillendirmekten sorumludur. Bu özgürlükle birlikte, Sartre'ın "özgür olmaya mahkûm" olarak tanımladığı bir kavram olan sorumluluğun ağırlığı da gelir. Diğer bir deyişle iyi ve kötü tamamen insanın seçimidir. Kaderci anlayıştan radikal bir kopuşu simgeler.
• Kaygı ve absürtlük: İnsan harici mana kaynakları olmadan, bireyler genellikle kaygı, umutsuzluk veya absürtlük duygusuyla karşı karşıya kalırlar. Albert Camus, evren nihai cevaplar sunmasa bile, mücadelenin kendisinde değer bulan "absürt kahramanı" Sisifos Efsanesi'nde anlatır.
• Özgünlük: Varoluşçular, toplumsal kurallara veya başkalarının beklentilerine pasif bir şekilde uymak yerine, kişinin kendi seçtiği değerlere uygun hareket etmesini ve varoluşunun ilkelerini kabul etmesini savunur. İnsan onlara göre özgün bir şekilde yaşamalı ve kendi amacını bulmalıdır.
• Yabancılaşma: Birçok varoluşçu eser, toplumdan, diğer insanlardan ve hatta kendinden yabancılaşma temasını işlerler. Bu inziva bir yalnızlık olarak değil, karmaşık bir dünyada insan zihninin temel bir yönü olarak görülür.
Varoluşçuluğun Başlıca Düşünürleri
• Søren Kierkegaard (1813-1855): Kişisel seçimin, inancın ve inanç veya bağlılığa "geçişin" önemini vurguladı. Bireyin özgün yaşamını, sürekli bir kendini keşfetme süreci olarak savundu.
• Friedrich Nietzsche (1844-1900): Geleneksel ahlak ve dini eleştirdi. Bireyleri "üstinsan" (Übermensch) olmaya ve nesnel anlamın olmadığı bir dünyada kendi değerlerini ortaya koymaya teşvik etti.
• Jean-Paul Sartre (1905–1980): Muhtemelen en ünlü varoluşçu olan Sartre, özgürlük, kötü niyet, kendini kandırma ve özgünlük gibi konulara üzerine kapsamlı yazılar yazmıştır. "Çıkış Yok" adlı oyunu ve "Varlık ve Hiçlik" adlı felsefi incelemesi klasik kabul edilen varoluşçu metinlerdir.
• Simone de Beauvoir (1908–1986): Varoluşsal temaları cinsiyet, baskı ve özgürlük bağlamında ele alarak işlemiştir. "İkinci Cins" adlı eseri büyük etki uyandırmıştır. Günümüzde bile feminist felsefede önemini korumaktadır.
• Albert Camus (1913–1960): Absürt olana ve insanın anlam arayışına odaklanmıştır. "Yabancı" ve "Sisifos Söyleni"nde, en önemli eserleridir.
. • Martin Heidegger (1889–1976): Tartışmalı bir figür olan Heidegger, “otantik” ve “otantik olmayan” varoluş arasında ayrım yapmıştır. Ünlü eseri “Varlık ve Zaman” adlı kitabında “varlığın” anlamını sorgulamıştır..
Sanatta Varoluşçuluk
Varoluşçuluğun modern dünyada etkisi yalnızca felsefeyle sınırlı değildir. İzleri edebiyata, tiyatroya, sinemaya ve diğer görsel sanatlara da nüfuz etmiştir. Düşüncel dünyayı etkileyen her akım nihayetinde sanatı ve edebiyatı da etkileri. Varoluşçuluk bu anlamda sanatsal ifade için bir tema kaynağı sağlamıştır.Edebiyatta, Dostoyevski'nin romanları -özellikle "Yeraltından Notlar" ve "Karamazov Kardeşler"- özgürlük, suçluluk ve kurtuluş gibi varoluşçu kaygıları irdeler. Sartre ve Camus, varoluşsal ikilemleri hayata geçirmek için kurgu ve dramayı kullanan başarılı romancılar ve oyun yazarlarıydı.
Samuel Beckett'in "Godot'yu Beklerken" adlı eserinde Absürt Tiyatro, amaçsızlık, tekrar ve anlam bulma mücadelesi gibi varoluşsal temaları ele alır. Sinemada ise Ingmar Bergman ve Michelangelo Antonioni gibi yönetmenler, yalnızlık, ölümlülük ve varoluşsal korkuyla boğuşan eserler yazmışlardır.
Varoluşçuluk ve Günlük Yaşam
Varoluşçuluk yalnızca felsefi spekülasyonu değil, aynı zamanda pratik katılımı da teşvik eder. Her bireyden özgürlük ve sorumluluk duyguları ile yüzleşmesini, ister. Bilinçli yaşamasını, seçimlerinin ağırlığını anlamasını ve eylemlerinin sonuçlarına sahip çıkmasını ister.Bu yönelim her zaman kolay değildir. Varoluşsal "sıçrama" rahatsızlık, kaygı ve hatta umutsuzluğa yol açabilir. Ancak varoluşçular, insanın özgürlüğünü tam da hayatın belirsizlikleri, muğlaklıkları ve çelişkileriyle yüzleşmede bulduğunu savunurlar. Varoluşun sorumluluklarını benimseyerek bireyler, benzersiz, anlamlı ve canlı hayatlar yaşayabilirler.
Eleştiriler ve Miras
Varoluşçuluk, içgörüleriyle övülse de sert eleştirilere de maruz kalmıştır. Bazıları onu karamsarlık veya nihilizmle suçlarlar. Diğerleri ise bireyselliğe odaklanmasının olumsuz yanlarından bahsetmişlerdir. Radikal bireysellik modern dünyada negatif etkilere de sebep oluşturmuştur. Varoluşçu düşüncedeki bireyselliğin topluluk ve kolektif sorumluluğun önemini gölgede bırakabileceğini savunmuştur.
Kuvvetle muhtemel varoluşçuluğun etkisi düşüncel dünyada etkili olmaya devam etmektedir. Soruları her daim geçerliliğini korumaktadır: Özgür olmak ne anlama gelir? Hayat nasıl mana kazanır? Benzersiz bir şekilde nasıl yaşanır? Şüphecilik ve hızlı değişim çağında varoluşçuluk, insanlara hitap ediyor. İnsanın amacı, etik kavramı ve varoluşla kendi şartlarında yüzleşme cesareti günümüzünse popüler konularındandır.
Bazıları varoluşçuluğu, farkındalık ve eyleme bir çağrı olarak görür. Bireyleri pasif bir uyumdan uyanmaya çağırır. Özgürlüklerini kendi başlarına tanımaya ve anlamlı bir yaşamı deneyimleri ile bulmalarını ister. Bir nevi insana daha üst bir görev yükler. Hem felsefede hem edebiyatta hem de sanatta, varoluşçuluk canlı bir gelenek olarak varlığını sürdürmektedir.